Giriş;
Bu çalışmanın konusunu oluşturan düşünceler ve alıntılar Marcel Proust’u kendim için anlamaya ve yorumlamaya çalıştığım yazılardan oluşmaktadır. Proust hakkında yazan yazarlardan alıntılar yapıp onunla ilgili düşünceleri bu çalışma içinde aktarmaya karar verdim. Proust’un romanlarının çok geniş hacimli oluşu, defalarca kez okunsa bile yine anlamada, bağdaştırmalarda eksik kalınacak oluşu, ama yine de okuma esnasında büyük keyifler alınmasıyla ve değer taşımasıyla ilgili olarak da insanlara katacağı tecrübelerle önem teşkil eder. Alıntılarda değerli gördüğüm birkaç temayı bütünleştirdim. Oluşturduğum bu yazı da, Proust’un romanlarından belli konular hakkında kesitler alarak, kendimce de bu düşünceleri özümseyerek hatta durup hayatım içerisinde bu düşüncelere özgü taraflar bulmaya çalıştım. Elbette böyle büyük bir yazarı kapsamlı hale getirmek zaman alacaktı ama ben Proust’u tanımaya, düşünmeye, hissetmeye çalışacaktım. Çocukluğunda bile farklı bir insan olduğunu anlayan biri için hayat ne kadar yitirilmiş, acılar içinde geçmişte olsa ortaya çıkardığı eşsiz eser “ Kayıp Zamanın İzinde “, zamanın keşfi olarak karşımıza çıkar.
Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust
Biyografi;
Marcel Proust 10 Temmuz 1871 yılında Auteuil’de (Paris), büyük amcasının (annesinin amcası) evinde dünyaya gelir. Babası İlliers’deki Katolik inançlı burjuva ailesinden gelen ve Charité Hastanesi’nde klinik şefi olarak çalışan doktor Achille Adrien Proust (1834-1903), annesiyse Yahudi asıllı zengin borsacının kızı Jeanne Clémence Weil’dir (1849-1905). 24 Mayıs 1873 yılında erkek kardeşi Robert dünyaya gelir. Robert’ta tıpkı babası gibi tıp alanında öğrenim görmüş bir cerrahtır. Proust ilkbaharda Boulogne ormanından eve dönerken Champs-Elysées’de daha 9 yaşındayken ilk astım krizini geçirir. Bu yaştan itibaren de bütün hayatı boyunca çekeceği bir hastalığa yakalanır. 1882’de Paris’teki Lycée Condorcet Lisesi’ne yazılır. Fakat kısa zaman sonra eğitimi hastalığı nedeniyle yarıda kalır. Buna rağmen edebiyat yeteneğini ön plana çıkarır ve Fransızca kompozisyonundan takdirname alır. Kötü giden sağlığına rağmen bir yıl boyunca Fransız ordusunda askerlik yapar (1889-1890). 1890’da Hukuk Fakültesi’ne ve Siyasal Bilgiler Okulu’na kaydolur Daha sonra okul arkadaşlarıyla birlikte Le Banquet dergisini kurup edebiyat eleştirileri yayımlanır. 1895’te felsefe lisansı diplomasını alır. Sınıf arkadaşları sayesinde yüksek burjuva sınıfının salonlarına girmeye başlar. Genç bir delikanlı olan Proust eğlenceye düşkündü ve hayatı bir yazarın disiplinli yaşamından uzaktır. Proust’un annesiyle yakın derecede bir ilişkisi vardır, babası ise sürekli bir kariyer edinmesi konusunda ona baskı yapar. Babasının bu isteğine karşılık vermek için 1896’da Bibliothéque Mazarine kütüphanesinde gönüllü bir işe girer. Ama hastalığı yüzünden yıllarca sürecek bir hastalık izni almayı başarır. Hiçbir zaman bir işte çalışmayan Proust, annesi ve babası ölünceye dek de aile evinde yaşamayı sürdürür. 1908’de büyük yapıtı olan, yaşadığı deneyimlerden oluşturacağı Kayıp Zamanın İzinde’yi (A la recherche du temps perdu) yazmaya koyulur. 1914’te Guermantes Tarafı’nı Grasset’ye hazırlamaya başlar. 30 Kasım 1918’de Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesi’nde yayımlanır. 10 Aralık 1919’da bu kitap Goncourt ödülü alır. 30 Nisan 1921’de Guermantes Tarafı II ile Sodom Gomorra yayımlanır. Aynı yıl Gallimard’a Sodom ve Gomorra II ile Sodom Gomorra III’ün el yazmalarını verir. 1922’de Mahpus ile Albertine Kayıp daktiloya çekilmeye başlar. Ekim ayı başında da bir bronşit krizi geçirir ama tedavi görmek istemez. Hastalığı bronkopnömoniye (akciğer iltihabı) dönüşür. 18 Kasım 1922’de o gün saat dört buçukta ölür. 22 Kasım’da Paris’te Pére-Lachaise mezarlığında toprağa verilir. Romanının son ciltleri de ölümünden sonra yayımlanır.
“Kendi Anlatımıyla Marcel Proust”
Bir “kişilik testi” olarak kabul edilen ve dönemin seçkin aile çocukları arasında yaygın olan sorular dizisini yanıtlama, Proust’un yaklaşımında iki ayrı dönemde karşımıza çıkar. Proust, bunlardan ilkini, 1886’da on beş yaşındayken, gelecekte Fransa Cumhurbaşkanı olacak Felix Faure’un kızlarından Antoinette Faure’un İngilizce albümü için gerçekleştirmiştir. Albümün İngilizce adı şöyledir: “Confessions. An Album to Record Thoughts, Feeling, &c.” (“İtiraflar. Düşünceleri, Duyguları, vb. Kaydetmek İçin Bir Albüm”)*
Proust, anketi iki kere yanıtlamıştır. İlk anket 1924’te yayınlanmıştır ve Proust’un bu albümdeki sayfaları 1884 ile 1887 yılları arasında doldurmuş olabileceği belirtilmiştir. İkinci anketi ise Orleans’da gönüllü askerlik yaptığı sırada ya da kısa bir süre sonra doldurmuştur. (Proust, gönüllü askerliğini 15 Kasım 1889 ile 14 Kasım 1890 yılları arasında yapmıştır.) Proust bu kez ikinci anketin sorularının kimini İngilizceden Fransızcaya çevirmiş, kimi soruları da değiştirmiştir. İkinci anketin adı “Kendi Anlatımıyla Marcel Proust” adını taşır. Bu anketin bütünü şöyledir;
[ ∞ Karakterimin başlıca özelliği.
∞ Sevilme ihtiyacı; daha kesin belirtecek olursam, sevilme ihtiyacından çok okşanma ve şımartılma ihtiyacı.
∞ Bir erkekte bulunmasını istediğim özellik.
∞ Kadınsı çekicilik.
∞ Bir kadında bulunmasını istediğim özellik.
∞ Erkeksi erdemler ve arkadaşlıkta açıkyüreklilik.
∞ Arkadaşlarımda en çok değer verdiğim şey.
∞ Bana sevgiyle davranmaları; kuşkusuz kişilikleri sevgilerine büyük bir değer verilecek kadar mükemmelse.
∞ Kendimde gördüğüm en temel kusur.
∞ “İstemeyi” bilmemek, becerememek.
∞ En çok sevdiğim iş.
∞ Sevmek.
∞ Mutluluk düşüm.
∞ Yeteri kadar yüce olmamasından korkuyorum; söylemeye de cesaret edemiyorum. Söylerken onu bütünüyle yok etmekten korkuyorum.
∞ Beni üzecek en büyük mutsuzluk ne olabilirdi?
∞ Annemi ve anneannemi tanımamış olmak.
∞ Ne olmak isterdim?
∞ Kendim olmak isterdim; sevdiğim kişilerin beni görmek istedikleri gibi biri olmak isterdim.
∞ Yaşamak isteyeceğim yer.
∞ İstediğim bazı şeylerin sihirli biçimde gerçekleşebileceği ve sevgilerin her zaman paylaşılacağı yerde yaşamak isterdim.
∞ En sevdiğim renk.
∞ Güzellik renklerde değil, renklerin ahengindedir.
∞ En sevdiğim çiçek.
∞ Onun çiçeği… sonra hepsi.
∞ En sevdiğim kuş.
∞ Kırlangıç.
∞ En beğendiğim yazarlar.
∞ Bugün için Anatole France ve Pierre Loti.
∞ En sevdiğim şairler.
∞ Baudelaire ve Alfred de Vigny.
∞ Kurmaca dünyasındaki erkek kahramanlarım.
∞ Hamlet.
∞ Kurmaca dünyasındaki en beğendiğim kadın kahramanlarım.
∞ Bérénice.
∞ En sevdiğim besteciler.
∞ Beethoven, Wagner, Schumann.
∞ En beğendiğim ressamlar.
∞ Leonardo da Vinci, Rembrandt.
∞ Gerçek hayattaki erkek kahramanlarım.
∞ Mösyö Darlu, Mösyö Boutroux.-
∞ Tarihteki kadın kahramanlarım.
∞ Cleopatra.
∞ En beğendiğim adlar.
∞ Yalnızca bir tane var.
∞ En nefret ettiğim şey.
∞ Kötü yanlarım.
∞ Tarihteki en sevmediğim kişiler.
∞ Bu konuda yeterince bilgili değilim.
∞ En çok hayranlık duyduğum askeri olay.
∞ Askerliği gönüllü olarak yapmam.
∞ Sahip olmak isteyeceğim doğal yetenek.
∞ İrade ve baştan çıkarma gücü.
∞ Nasıl ölmek isterdim?
∞ En iyi biçimde ve sevilerek.
∞ Şu andaki ruh halim.
∞ Bütün bu sorulara yanıt vermek için kendimi düşünmekten duyduğum sıkıntı.
∞ En fazla hoşgörüyle karşılayacağım hatalar.
∞ Anlayabileceğim hatalar.
∞ Benimsediğim özlü söz.
∞ Söylersem uğursuzluk getirir diye korkuyorum. ]*
Felaket anında dünyevi hayattan yokoluşla ilgili Bordeaux ve Proust’un düşünceleri;
1922 yılında L’Intransigeant adlı gazete Amerikan bir bilim adamının çok önemli bir sorusunu hazırlamıştı. “Bilim adamı dünyanın sonunun yaklaştığını, en azından Avrupa kıtasının büyük bir bölümünün kesinlikle yitip gideceğini belirtiyor. Felaket öyle ani gelecek ki, yüz milyonlarca insanın ölümü kaçınılmaz olacak. Eğer bu tahmin kesinlikle doğru olsaydı, felaket haberinin duyurulduğu anla felaket anı arasında geçen süre içinde insanlar haberden nasıl etkilenirlerdi? Ve siz hayatta olduğunuz son dakikalarda ne yapardınız ?”
Kişisel ve küresel yokoluşu anlatan bu korkunç senaryo bağlamında sorulan soruya yanıt veren ilk ünlü, o zamanın seçkin ama şimdilerde unutulmuş edebiyatçılarından Henri Bordeaux idi. Bordeaux, böyle bir felaket haberinin, insanların büyük bir bölümünü ya en yakın kiliseye ya da en yakın yatak odasına sürükleyeceğini iddia ediyordu. Ancak kendisi böyle tuhaf bir seçim yapmaktan kaçınıyor, son saatlerinde dağ manzarasının ve bitkilerin güzelliklerini bir kez daha hayranlıkla seyredebilmek için bir dağa tırmanmak isteyeceğini söylüyordu.
Yok oluş anı öncesinde neler yapılabileceğiyle ilgili olarak görüşlerine başvurulabileceğimiz önemli bir kişi münzevi bir romancıydı; kesinlikle tenis, golf ve briç oyunlarına olan düşkünlüğüyle tanınmayan, son on dört yılını dar yatağının üzerinde, ince yünden örülmüş battaniyelerinin altında, iyi aydınlatmayan bir gece lambasının ışığında şaşılacak kadar uzun bir roman yazarak geçirmiş bıyıklı bir adam. Amerikalı bilim adamına: “Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşünün, o –kendi yaşamamız- bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor. Ama bunların hiç birini asla yapamayacak olsak, her şey ne kadar güzel olurdu! Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvre’un yeni galerilerini görmek, Bayan X’in ayaklarına kapanmak, Hindistan’a bir yolculuk yapmak olacak. Felaket gelmez ve biz bu planları asla gerçekleştirmeyiz çünkü yeniden günlük yaşamın tam ortasında buluruz kendimizi. Kayıtsızlığımız arzularımızı öldürür. Aslında bugünü yaşamayı sevmek için felaket haberlerine gereksinim duymamalıyız. İnsan olduğumuzu ve ölümle her an yüz yüze olduğumuzu bilmek yeterli olmalı bunu becermek için.”[1]
Marcel Proust böylesi bir düşünce tarzıyla hayat hakkında, kendisi ve tüm insanlar için atmış olduğu büyük adımlarla, en önemlisi de 7 ciltlik “Kayıp Zamanın İzinde” romanıyla adından çok söz ettirmiş bir yazardır. Proust’un kitabındaki kişiler onun gerçek hayatında ilişki kurduğu kişilerle neredeyse birebir benzeyen kişilerdir. Baktığı bir resimde bile tuval üzerine çizilmiş olan bir figürü kendi yaşamındaki bir kişiye benzetebilirdi. İki insan arasındaki görünüş açısından benzerlik bulmayla ilgili Proust’un sözü;
“Estetik açıdan, insan tiplerinin sayısı öyle kısıtlıdır ki, nerede olursak olalım, hep tanıdığımız insanları görme zevkini yaşarız.”[2]
Proust kendi yaşamımızla okuduğumuz romanlar arasında yakın bir ilişki kurulmasıyla ilgili olarak; “Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur. Yazarın ürettiği yapıt bir optik araç görevi görür yalnızca. Böylece okuyucu, o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde. Okuyucunun, okuduğu kitap sayesinde kendi kendinin bilincine varması, kitabın gerçekliğinin kanıtıdır.”[3] der.
Proust;
“Nasıl ki ressamın bir tek kiliseyi resmedebilmesi için birçok kiliseyi görmesi gerekirse yazarın da hacim ve yoğunluk kazanmak, genelliğe ve edebi gerçekliğe ulaşmak amacıyla bir tek duyguyu tasvir edebilmek için bir çok insana ihtiyacı vardır.” (yakalanan zaman 212)[4]
“Romancılar, bazen kitaplarının önsözünde, yabancı bir ülkede seyahat ederken tanıştıkları bir kişiden, başka birinin hayatını dinlediklerini ileri sürerler. Sonra sözü bu tesadüfi arkadaşa bırakırlar; onun anlattıkları da romanın kendisidir.” (albertine kayıp 134)[5] der.
1921 yılında Proust Amerikalı okuyucusundan bir mektup alır. 27 yaşında çok güzel olduğunu söyleyen kadın mektubunda son üç yıldır Proust’un yazdıklarını okumaktan başka hiçbir şey yapmadığını belirtmektedir. Ancak yazdıklarından tek kelime bile anlamadığını, Proust’un yapmacık olmasından vazgeçip yazdıklarında neler demek istediğini özetlemesini ister. Bu da “İngiltere Proust Özetleme Yarışması” düzenleme fikrini ortaya çıkarır. Yarışmaya Monty Python ev sahipliği yapar. Yarışmacılardan Proust’un yedi ciltlik yapıtını on beş saniye ya da kısa süre içinde özetlemeleri istenir. İlk yarışmacı Luton’dan Harry Baggot adında biridir. Şu özeti sunar ;
“Proust’un romanı, ilk bakışta, telafisi mümkün olmayan zaman kaybını, masumiyeti ve yaşam deneyimlerini, dünyevi olmayan değerlere geri dönüşü, zamanı geri kazanmayı anlatıyor. Ancak temelde, romanın hem iyimser olduğunu, hem de insanların dini inançları çerçevesinde kaleme alındığını söylemek mümkün. İlk ciltte, Swann -“[6]
Proust kahvaltılarda ne yerdi ne içer? Bu sorunun karşılığı olarak hastalığı ciddileşmeden önce, iki fincan koyu, sütlü kahve içerken hizmetçisinin kahvenin yanına pastaneden aldığı kruvasanı ve tereyağlı gevreği yer. Gevreğini kahvesine batırarak kendisine gönderilen mektupları okur Le Figaro ismindeki gazetesini inceler. Gazete onun için ayrı bir karmaşık hisler demekti. Satırlar boyunca sürecek olan haberler kısacık metinler halinde, sıkıştırılmış biçimde verilir. Proust’un hayal gücü ve düş dünyası sayesinde gazeteye haber olan her şey trajik ya da komik bir romana dönüşebilir.
Proust’un en önemli tarafı yapıtlarındaki alışılmadık “uzunluk”tur. Kitaplarındaki en uzun cümle beşinci ciltte yer alır. Tek aralıkta standart ölçülerle yazıldığında, dört metreden biraz daha kısadır:
“Çok sağlam iki yeni koltuk arasında, rüya âleminden kopup gelmiş bir kanepe, pembe ipek döşemeli ufak sandalyeler, vakurluğuyla bir insanı andıran, çünkü tıpkı bir insan gibi geçmişi, belleği olan bir masa: Montalivet Sokağı’na bakan pencerelerden (ki orada saati Madam Verdurin’in kendisi kadar doğru bildirebiliyordu) ve birileri onu alıp da götürmeden önce, Cottard’la kemancı oyunlarına başlayana dek, bütün gün boyunca, bahçedeki çiçek tarlalarının üzerinden aşağıda uzanan vadiyi seyrettiği yerde, La Raspeliére ’nin camlı kapılarından gelen güneşin sıcaklığını Quai Conti’nin serin, kasvetli havasında bile halâ üzerinde taşıyan brokar örtülü oyun masası; artık hayatta olmayan bir ressam dostun hediyesi, hiçbir iz bırakmadan yitip gitmiş bir yaşamdan geriye kalan tek parça, büyük bir yeteneği uzun bir dostluğu simgeleyen, onun o yumuşak bakışlı, inceleyen gözlerini, düzgün, tombul, melankolik eliyle resim yapışını hatırlatan, pastel boyayla çizilmiş bir buket menekşe ve hercai, evin hanımını gittiği her yerde adım adım izleyen, bunu değişmez bir karakter özelliğine, bir kader çizgisine dönüştürmüş bir hayranının verdiği, oraya buraya rastgele atılmışlıklarıyla çekicilik kazanan hediyeler, doğada olduğu kadar burada da, açtıkları gibi solan koparılmış çiçekler ve çikolata kutuları, halâ sunuldukları paketlerden yeni çıkartılmış gibi duran ve başlangıçta ne idiyseler hep öyle kalacak olan yeni yıl hediyeleri, birbirine eklemlenen tek tek bir çok gereksiz nesne, kısacası, aslında geri kalan şeylerden ayrı düşünülemeyecek bütün bu nesneler, Verdurin’lerdeki eğlencelerin eski bir müdavimi olan Brichot’ya göre, üzerlerinde taşıdıkları arkaik izlerin ve kadifemsi tazeliğin verdiği derinlikle sanki bir eş-ruh kazanıyor-bu nesnelerden yayılıp her yanda yankılanan tınılar onun içinde, hoş benzerlikleri, karmakarışık anıları uyandırıyor ve bu asıl salonun her noktasında izlerini bırakmış olan bu benzerlikler, bu anılar-tıpkı güzel bir günde bir demet güneş ışığının atmosferin bir bölümünü ağması gibi- mobilyaları, halıları bir çerçeve içine alıyor, sınırlayıp belirliyor, yastıktan çiçekliğe, tabureden havada asılı kalan bir kokuya, ışık düzenlemesinden renk dağılımına dek her şeyi yeniden biçimlendiriyor, canlandırıyor, onlara bir ruh ve hayat veriyordu, öyle ki ortaya çıkan bu yeni görüntü, bu nesnelerin sonraki mekanlarında ve Verdurin’lerin salonunda varlığını hep koruyacak olan idealleştirilmiş bir görüntüydü sanki.”[7]
Proust, günlük yaşamda ayakkabı bağlamak, bir şeyler yemek, yürümek gibi yaptığımız her sıradan hareketin bilinçsiz olarak hafızamızı tetiklediğini, böylece gündelik yaşamdan yola çıkarak geçmişimizle ilgili bir çok şeyi aydınlatabileceğimizi iddia eder.
Proust romanlarında hafızayla ilgili bazı düşünceleri dile getirmiştir bunlar;
[ “… hafızamız genellik hatıralarımızı bize tarih sırasına göre değil, bölümlerin sıralanışının ters çevrildiği bir akış gibi sunduğundan…” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 137)
“… hafıza derhal birbirinden bağımsız klişeler çıkarmaya başladığı, klişelerdeki sahneler arasında her türlü bağlantıyı ve devamlılığı yok ettiği için, teşhir ettiği koleksiyonda sonuncusunun öncekileri ortadan kaldırması gerekmez.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 397)
“Hafızamız, vitrininde belirli bir kişinin değişik fotoğrafları sergilenen dükkanlara benzer. Genellikle bir süre boyunca bir tek sonuncusu görünür.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 409)
“Hiç şüphesiz, biz istediğimiz kadar çevremizi, hayat tarzımızı değiştirelim, hafızamız, birbirini izleyen çeşitli dönemlerde, sabit kişiliğimizin izini sürerek, içinde yaşadığımız muhitlerin hatırasını kırk yıl öncesine de ait olsa, korur.” (yakalanan zaman, syf 271)
“… bir insanın bize yaptığı kötülükleri, kusurlarını, el sıkışmadan ayrıldığımız son görüşmemizi unutur; buna karşılık, gayet iyi anlaştığımız daha eski bir görüşmemizi hatırlarız.” (yakalanan zaman, syf 281)
“… az tanıdığımız bir insanın kim olduğunu bile zor hatırlamamız veya onunla ilgili düşüncelerimizi yanlış hatırlamamız, belki daha eski bir izlenimi hatırlamamız, onu tekrar gördüğümüzde çevresinde bulunan, kendisini kısa bir süredir, eskiden sahip olmadığı mevki ve meziyetlerin sahibi olarak tanıyan kişilerin düşüncesini hemen kabullenmemiz, daha da anlaşılırdır.” (yakalanan zaman, syf 282 )
“… hayatımız göçebe olduğu halde hafızamız yerleşiktir; biz hiç durmadan hamleler yapsak da hatıralarımız, onlar bizim arkamızda bıraktığımız yerlere sımsıkı bağlı kalırlar ve orada evcil bir hayat sürmeye devam ederler; hatıralar bu bakımdan, bir yolcunun herhangi bir kentte edindiği geçici arkadaşlara benzer: Yolcu o kentten ayrıldığında o arkadaşları da terk etmek zorundadır; çünkü onlar oradadırlar, bu kentten ayrılmayacak, sanki yolcu da aralarındaymış gibi, günlerini ve hayatlarını, kilisenin önünde, limanın karşısında, bulvardaki ağaçların altında noktalayacaklardır.” (yakalanan zaman, syf 296)
“İnsanlar bize nazaran sürekli yer değiştirirler. Hayatın belli olmayan ama sonsuz akışı içinde, kendilerini sürükleyen hareketi algılayamayacak kadar kısa bir süre görürüz onları ve kıpırtısız olduklarını zannederiz. Oysa hafızamız aynı kişinin, kendi içinde, en azından elle tutulur biçimde değişmiş olamayacağı kadar birbirine yakın iki farklı zamana ait suretlerini bulup karşılaştırsak, aralarındaki farka bakıp bize nazaran ne kadar yer değiştirmiş olduğunu ölçebiliriz.” (sodom ve gomorra, syf 433)
“Pek az tanıdığımız bir insanla ilişkimizi bile, hayatımızın değişik noktalarına değinmeden anlatmamız imkansızdır. … geçmişi hiç değiştirmeden, yaşandığı haliyle bugüne aktaran hafıza, hayatın akışını belirleyen muazzam Zaman boyutunu yok sayar.” (yakalanan zaman, syf 338)
“Bir ismi hatırlamaya çalıştığımızda hafızamızda oynanan bu “saklambaç”ta, kademeli bir dizi tahmin yoktur. Önce hiçbir şey göremeyiz, sonra birdenbire, tahminimizden çok farklı olan ismin tamamı, net olarak görünür. İsim, kendisi çıkmış değildir ortaya.” (sodom ve gomorra, syf 57) ][8] dır.
Proust’un yazı stilinin kaynağı kendi yaşam biçimidir. Hayatımızda umursamadığımız, geçip gittiğimiz şeyleri fark etmemizin ancak hayatı yavaş yaşadığımız zaman mümkün olduğunu düşünen Proust bu sayede gözlemler yapabileceğimizi söyler. Proust, bir gün arkadaşıyla bahçede yürüyüş yaparken birden durur ve yeni açmaya başlayan güllere bakakalır. Arkadaşı orada birkaç tur atmasına karşılık Proust hiç kıpırdamadan bakmasını sürdürür. O anda açan güllerin bütün detaylarını hafızasına kazır. Hepimizin kaçırdığı detayları yakalayıp daha sonra onları yazacaktır.
Bu tür gözlemler yatağında uykuya geçiş anında yazdığı kitaplarda bulunur. Uyumak için yatağa yattığında yataktaki dönüşlerini bile otuz sayfa uzunluğunda anlatır. Cümlelerinin uzunluğu da neredeyse inanılmazdır.
Çoğu zaman bu denklemin zorluğu kitabın ve Proust’un hacminden kaynaklanmaktadır. Karşılaşılan ilk zorluk, Türkçe’de yedi ayrı dilde yayılarak yayımlanan serinin aslında tek bir kitap olduğunun kavranılmasıdır. Önceden kitap hakkında hiçbir şey bilmediğimizi varsayarsak son cildi okumaya başlayana kadar aylardır eksik bir istekle okuduğumuz şeylerin çevresinde dolaşan yüksek sosyetenin, aşkın, kıskançlığın –ki ikisi Proust’ta çoğu zaman iç içedir- Sodom’un ve Gomorra’nın, sanatın, uykusuzluğun, hastalığın aslında tek bir romanın parçası olduğunu tam anlamıyla idrak etmemiz mümkün değildir. Bütün kitaba dıştan bir bütün olarak bakıp tekrar okumaya başlanıldığında, her şeyin büyük bir incelikle kurgulanmış bir düşüncenin ürünü olduğu fark ediliyor. Ancak bu kadar çok sayfaya ve yedi cilde yayılan bir eseri tam anlamıyla kavramak ilk seferde zor oluyor. Tabi bunu başardıktan sonrası zor değilse.
Proust’un bireyi ya da insanı algılayışı konusundaki ilk ipucu insanın varoluş nedeni konusunda verdiği basit cevapta vermek mümkündür. Proust bireyi “kendinden başka varoluş nedeni olmayan benzersiz bir insan” gibi algılar. Yani varlığının amacı kendini gerçekleştirmektir. Bu noktada erken dönemde yapılmış Marksist bir tahlildeki yorumu aktarmak faydalı olabilir. Proust’un gerek felsefesinde, gerek yaşamında en önem verdiği şey insan kişiliğidir., her şeyden önce de kendi kişiliğidir. “Yaşam her şeyden önce benim yaşamımdır” der Swann’lerin Tarafı’nda.
Proust “benlik ve bizle” ilgili olarak;
[ “Benliğimizin ölmesinin imkânsız olmadığı, hatta olağandışı bile olmadığı hayalimden geçmiyordu; benliğimiz, her gün bizden habersiz, hatta bazen bize rağmen ölür…” (albertine kayıp, syf 71)
“… yıllar, zamanın doğal akışı içinde geçtikçe, başka birine dönüşmüş olmak bizi üzmez; aynı şekilde, belirli bir dönemde birbirine zıt onca ayrı kişiye dönüşebilmemize, bir gün içinde sırasıyla fesat, duyarlı, müşkülpesent, kaba, kayıtsız, haris oluşumuza da üzülmeyiz. Üzülmeyişimizin nedeni aynıdır: Silinmiş olan benlik – ikinci durumda ve kişilik söz konusu olduğunda geçici olarak, ilk durumda ve tutkular söz konusu olduğunda temelli ortadan kaybolan benlik – o anda varolmadığı için, diğerine, o esnada veya temelli dönüşmüş olduğumuz kişiliğe üzülmez; kaba adam kabalığına güler; çünkü kabadır, unutkan adam hatırlamadığına üzülmez; çünkü zaten unutmuştur. (albertine kayıp, syf 229)
“Hiçbirimiz, tek bir insan değiliz, hepimiz, ahlaki değerleri farklı, çok sayıda insan barındırırız içimizde. (albertine kayıp, syf 114)
“Ancak sahip olduğumuz ölçüde var olur, ancak gerçekten yüz yüze geldiğimiz şeylere sahip oluruz; birçok hatıramız, ruh halimiz, düşüncemiz, bizden uzaklara, yolculuğa çıkar, onları gözden kaybederiz. O zaman da benliğimiz diye tanımladığımız toplamın içinde, onları hesaba katamayız. Ama onların içimize nüfus etmek için gizli yolları mevcuttur.” (albertine kayıp, 74)
“… uzun süredir görmediğimiz insanlar, haklarında söylenenlere bağlı olarak, zaman sayesinde gözümüzde, yenilenir, başka bir kişiliğe bürünürler, öte yandan, biz de deri değiştirir, farklı zevkler ediniriz.” (albertine kayıp, syf 177)
“… iç stereoskop aracılığıyla kendimiz olmaktan çıktığımızda, bir sosyete ruhuna bürünerek, sadece başkalarında hayat bulmak istediğimizde, onların söylediklerini, yaptıklarını ortaya çıkarırız.” (guermantes tarafı, syf 489)
“Bizler, bir dünyada hisseder, başka bir dünyada düşünür ve adlandırırız; iki dünya arasında bir uyuşma sağlayabilir, ama aradaki mesafeyi kapatamayız.” (guermantes tarafı, syf 44)
“Sürekli olarak hayatımızı şekillendirmek için uğraşıyoruz; ama ister istemez, olmaktan hoşlanacağımı insanın değil, olduğumuz insanın hatlarını, bir resim gibi kopya ederiz.” (guermantes tarafı, syf 165) ][10]
Pek çok insan sanatçıların yaşantıları hakkında araştırmalar içerisine girer. Merak edilen bu sanatçılar içinde ünlü edebiyatçı Marcel Proust’ta kendisi hakkında merak uyandıracak bir yaşantı sürdürmüştür. Onun ailesiyle, arkadaşlarıyla, dostluklarıyla, aşk hayatıyla, hastalığıyla ve bunlar gibi yaşantısının içinde geçen her şeyiyle biraz Proust’u tanıyalım;
“ Proust hayata, iyiden iyiye garip bir annenin kollarında gözlerini açtı. Genellikle “Anne”, ama daha sıklıkla “canım anneciğim” diye çağırdığı Madam Proust için şöyle diyordu Marcel: “Ona göre ben her zaman dört yaşındaydım.”[11] Marcel Proust hep bir çocuk edasıyla annesine babasına bu şekilde hitap ederdi. Proust’un bir arkadaşı ailesiyle ilgili bu tür heceler ağzından çıkarken gözlerinin yaşardığını, boğazına düğümlenen hıçkırık yüzünden boğuk bir ses çıkardığını anlatırdı.
Madam Proust, oğlunu, en ateşli aşığı bile geride bırakacak bir tutkuyla seviyordu. Bu güçlü sevgi, büyük oğlu olan Proust’un çaresizliğe kapılmasına yol açıyordu. Proust annesini kaybedene kadar onunla yaşadı. Annesinin ölümünden sonra Proust “Annem onsuz olduğum zaman nasıl acılar çektiğimi iyi bildiğinden, acı çekmemem için bütün yaşamını bana adamıştı.” diyordu.
Proust daha çocuk yaşlarında diğer çocuklara benzemediğini yavaş yavaş anlıyordu. Büyüdüğünde de bu durum değişmemişti. Annesi onun evlenmesini içten bir şekilde istiyordu. Annesi, Proust’un erkek arkadaşına, onu tiyatroya ya da yemeğe davet ettikleri zaman yanlarında genç bayan getirmelerini rica ediyordu.
Biyografik çalışmalarda Proust’un psikolojik yaklaşımlarında tersi bir takım düşünceler ortaya çıkıyordu. Proust aşk ile seks duygularını birlikte götürmekte zorlanıyor gibiydi. Bu iddiayı destekleyen şey, onun 1906 yılında Reynaldo Hahn’a gönderdiği oyun tiyatro oyun taslağı olabilir. Oyunun konusu şöyleydi;
“Bir karı-koca birbirlerini çok severler; kocanın karısına duyduğu sevgi çok derin, yüce, saf (iffetli olduğunu söylemeye bile gerek yok) bir sevgidir. Ama adam bir sadisttir ve karısına bu kadar büyük bir sevgi duyarken bir yandan da fahişelerle birlikte olur. Karsına karşı duyduğu temiz hisleri onlarla birlikte olup lekelemekten zevk alır. Her zaman biraz daha güçlü bir duygu yaşamak isteyen sadist, sonunda fahişelerle konuşarak karısını daha çok lekelemeyi amaçlar; onlardan karısı hakkında kötü şeyler söylemelerini ister, kendisi de onlara katılır ( beş dakika sonra midesi bulanır). Adam, tam karısı hakkında kötü sözler söylediği sırada, kadın odaya girer. Adam karısının odaya girdiğini fark etmez. Kadın, gözlerine, kulaklarına inanamaz ve düşüp bayılır. Sonra da kocasını terk eder. Fahişeler yeniden ziyaretine gelmek isterler ama sadizm adama çok ağır gelmektedir artık. Adam karısını kendini affettirmeyi son bir kez dener ama kadın ona yanıt bile vermeyince kendini öldürür.”[13] Fakat bu oyuna Paris tiyatroları hiç ilgi göstermedi.
Proust’un romanlarındaki aşkla ilgili düşünceleri;
[ “Sevdiğimiz kadının bilinmez hazlar yaşayacağı o erişilmez, işkence dolu saatlere, biz de beklenmedik bir gedikten nüfuz etmekteyiz işte; art arda dizilerek bu saatleri oluşturan anlardan birini, diğerleri kadar gerçek, hatta belki sevgilimiz de rol oynadığından, bizim için ötekilerden daha önemli bir ânı kafamızda canlandırmakta, elimizde tutmakta, ona müdahale etmekteyiz, hatta onu biz yaratmış bile sayılabiliriz; bizim orada, aşağıda olduğumuzun kendisine söylendiği an.” (swann’ların tarafı, syf 37)
“Bir insanın, bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğmasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar. Bir erkeği sadece fiziksel görünümüne bakarak değerlendirdiklerini iddia eden kadınlar bile, bu görünümde özel bir yaşayışın yansımasını bulurlar. İşte bu yüzden askerlerden, itfaiyecilerden hoşlanırlar; üniforma çehreyi beğenmeyi kolaylaştırır; zırhın altında farklı, maceracı ve şefkatli bir yüreği öptüklerini zannederler; genç bir hükümdarın, bir veliahdın, ziyaret ettiği yabancı ülkelerde, en çok arzulayacağı gönülleri fethetmek için, belki bir sarraf için şart olarak düzgün profile ihtiyacı yoktur.” (swann’ların tarafı, syf 105)
“Gençlikte, aşık olduğumuz kadının kalbine sahip olmayı hayal ederiz; daha ileri yaşlarda, bir kadının kalbine sahip olduğumuzu hissetmek, ona aşık olmamıza yetebilir. Dolayısıyla, özellikle aşkta öznel bir hazzın peşinde koştuğumuz ve bu yüzden de bir kadının güzelliğine duyulan hayranlığın aşkta en baskın unsur olmasının beklenebileceği yaşta aşk – en fiziksel aşk bile – temelinde, başlangıcında bir arzu olmadan doğabilir. Bu yaşa gelinceye kadar, hayatımızda aşka birçok kez maruz kalmışızdır; aşk artık şaşkın ve edilgen kalbimizin karşısında tek başına, kendi meçhul ve kaçınılmaz yasalarına göre ilerlemez. Ona biz destek olur, hafızanın yardımıyla, telkinle yönlendiririz onu. Belirtilerinden birini tanıdığımızda, hatırlayarak diğer belirtileri canlandırırız tekrar. İçimizde baştan sona kayıtlı olan aşkın şarkısını ezbere bildiğimizden, şarkının devamını getirebilmek için – güzelliğin esinlendiği bir hayranlıkla dolu – başlangıç notalarını bir kadının söylemesine gerek duymayız. Kadın şarkıyı ortasında – kalplerin birbirine yaklaştığı, iki kişinin bundan böyle sadece birbirleri için var olacaklarından söz ettikleri noktadan – söylemeye başladığı takdirde de bu müziğe yeterince alışkın olduğumuzdan, beklenen notalarda hemen karşımızdakine katılıveririz.” (swann’ların tarafı, syf 204-205)
“Ah, aşkın ilk zamanlarında öpücükler nasıl da kendiliğinden çıkıverir ortaya! Mayıs ayında bir tarladaki çiçekler gibi dip dibe fışkırırlar; bir saat içinde karşılıklı verilen öpücükleri saymak, bu çiçekleri saymak kadar zordur.” (swann’ların tarafı, syf 246)
“… iki sevgiliden birinin aşırı derecedeki sevgisini göstermesi, diğerini, yeterince sevmekten temelli bağışık tutar.” (swann’ların tarafı, syf 284)
“… aşkımız, kıskançlığımız dediğimiz şey sürekli, bölünmez ve tek bir tutku değildir. Birbirini izleyen sayısız aşktan, farklı kıskançlıklardan oluşur; bunların her biri gelip geçicidir; ama kesintisiz bollukları nedeniyle, devamlılık, bütünlük izlenimi uyandırırlar.” (swann’ların tarafı, syf 382)
“Aşk’ın gerçekten bizim dışımızda var olduğunu, bizim ancak engelleri ortadan kaldırmamıza izin verdiğini ve mutlulukları, en ufak bir ayrıntısını değiştiremeyeceğimiz bir sırayla bize sunduğunu zannediyorum halâ.” (swann’ların tarafı, syf 412)
“Şüphesiz, aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın, fazladan bir kişi; bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır. Yine pek az insan, kendilerinin gördüğü varlıkla aynı olmayan bir varlığın bizim için zamanla dev boyutlara ulaşmasını doğal kabul edebilir.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 40)
“Asker vurulmadan önce, hırsız yakalanmadan önce, genelde insan da ölmeden önce sürekli uzatılabilecek bir mühletin kendisine bağışlanacağına inanır. İnsanları – ve bazen halkları – tehlikeden değil, tehlike korkusundan; aslında tehlike inancından koruyan bir nazarlıktır bu; bazı durumlarda, yiğitliğe gerek olmadığı halde tehlikeye meydan okumalarına yol açar. Bir barışmaya, bir mektuba bel bağlayan aşığı ayakta tutan da bu türden ve bu kadar temelsiz bir güvendir.(...) Halâ sevdiğimiz kişinin bize karşı ne kadar kayıtsız olduğunu bildiğimiz halde, ona – kayıtsızlığa ilişkin de olsa – bir dizi düşünce, bu düşünceleri ifade etme arzusu ve karmaşık bir ruhsal hayat atfederiz; kendimizi de bunların ortasında, belki sürekli bir nefretin; ama aynı zamanda sürekli bir dikkatin nesnesi olarak görürüz.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 164)
“Sevdiğimiz zaman aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 164)
“… özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil, tatmin etmeye çalışır; insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil, ertesi günkü randevu imkanlarını hazırlamaya harcar. Vazgeçtiğinde de kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. Söyleme ihtiyacı duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler, sadece kendisi için konuşur.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 168)
“Aşkın etrafına çektiğimiz aşırı dar sınırlar tamamen hayat hakkındaki muazzam cehaletimizden kaynaklanır.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 301) ][14]
Proust otuz yaşına geldiğinde kendi hayatı üzerine “mutsuzum çünkü zevksiz, amaçsız, hareketsiz, ihtirassız geçirdiğim bir hayatın sonuna geldim, üstelik aileme ne kadar çok acı çektirdiğimin farkındayım.” diye yorumda bulunur. Çok fazla fiziksel rahatsızlığı vardı; astım, beslenme alışkanlığı, sindirim sorunları, cilt duyarlılığı, fare fobisi, yüksekliğe karşı duyarlılık, yüksek sesle öksürüğü, yataktan çıkmaya duyulan isteksizlik ve ölümün kendisinin üzerindeki etkisi…
Proust’un görüşüne göre, bir sorunla karşılaşınca, bir olay istediğimizden farklı gelişinceye, acı çekmeye başlayıncaya kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmayız. Proust’un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekir. Acı çekeriz, bu nedenle de düşünmeye başlarız; düşünürüz çünkü düşünmek çektiğimiz acıyı bir bağlama oturtmamıza yardımcı olur. Düşünmek acımızın nereden kaynaklandığını ve nereye yöneldiğini anlamamıza, onun varlığını kabullenmemize yardım eder.
“Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi, onları çözümlememizi sağlar. Her gece doğrudan yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uykuyla ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir.”
[ “Belki de bir insanın, gevşeme anlarında doğayla aynı huzurlu sükûneti bize verebilmesi için, bize çok acı çektirebilme gücüne sahip olması gerekir.” (mahpus, syf 70)
“Dışarıdan dayatılan manevi bir darbenin uzantısı olan acı, şekil değiştirmek ister; planlar yapıp bilgi toplamaya çalışarak onu buharlaştıracağımızı umut ederiz; sayısız başkalaşım evresinden geçmesini dileriz; çünkü bu, acıyı olduğu gibim korumak kadar cesaret gerektirmez; acımızla birlikte uzandığımız yatak bize daracık, sert, soğuk gelir.” (albertine kayıp, syf 17)
“… bir saniyede, dünyanın çevresinde en fazla sayıda dönüşü tamamlayan şey elektrik değil, acıdır.” (albertine kayıp, syf 58)
“Acı, gerçekliği sarhoşluk kadar çok değiştiren, güçlü bir etkendir.” (albertine kayıp, syf 103)
“Bir acı, sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez” (albertine kayıp, syf 120)
“Fiziksel acılarda, hiç değilse acımızı kendimiz seçmek zorunda kalmayız. Hastalık, acıyı belirler ve bize dayatır. Ama kıskançlıkta; adeta her türden, her yoğunlukta, çeşitli acıları dener ve uygun olanda karar kılarız. (…) bir acı, yani sevdiğimiz kadının, bizden farklı insanlarla çeşitli hazlar yaşadığını, ona bizim yaşatamayacağımız hisleri onların yaşattığını; en azından dış görünüşleriyle, suretleriyle, tavırlarıyla, bizden çok farklı bir şeyi temsil ettiklerini hissettiğimiz zaman çektiğimiz ıstırap söz konusu olduğunda, işimiz iyice zorlaşır.” (albertine kayıp, syf 129)
“… sadece kazanmanın önemli olduğu iskambil oyunlarında ve savaşta,blöfe karşı durabilirsek de aşkın ve kıskançlığın, hele hele acının yarattığı koşullar çok farklıdır.” (albertine kayıp, syf 21) ][15]
“Şifrelenip bize öksürükler, alerjiler, topluluk içinde yapılan gaflar, aldatılmalar biçiminde sunulan bilgeliği keşfetmenin, huzur duymak için en iyi yol olduğunu anlamak; suçu bezelyelerde, sıkıcı insanlarda, zamanda, hava durumunda bulan insanlar gibi nankör davranmamak.”[16]
[ “… dehâ, hatta büyük bir yetenek zihinsel öğeler ve sosyal gelişme bakımından başkalarına üstünlükten ziyade bunları dönüştürme, aktarma melekesinden kaynaklanır. Bir sıvıyı bir elektrik lambasıyla ısıtabilmek için gereken şey en güçlü lamba değil, akımı değiştirip ışık yerine ısı verebilen bir lambadır. Havalarda gezebilmek için en güçlü otomobile sahip olmaz gerekmez; yerde ilerlemesini durdurup izlediği hatta dik bir çizgide, yatay hızını dikey bir kuvvete dönüştürebilecek bir otomobile ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, dâhice eserler üreten kişileri en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü dehâ, yansıtılan görünümün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 116)
“… dehânın yanında ise toplumun içindeki konumun, resmi mevkilerin hiç değeri yoktur.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 118)
“Nasıl ki en büyük yürek tecrübesine sahip olan rahipler, kendi işlemedikleri günahları en kolay affedebilen kişilerse, en büyük zekâ tecrübesine sahip dâhi de kendi eserlerinin temelini oluşturan fikirlere en zıt düşünceleri en kolay anlayabilen kişidir.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 128)
“… bir varlık, ıstırap çekmeden sevemeyecek, gerçekleri öğrenemeyecek kadar kusurlu bir yapıya sahipse (tabiatta bu varlık insandır belki), bu varlığın hayatı sonunda bezdirici hale gelir. Mutlu yıllar kayıp yıllardır; çalışmak için bir ıstırap bekleriz. Çalışma kavramı, ön koşul olarak ıstırap kavramıyla bağdaşır; yeni bir eseri hayal etmek için öncelikle (ekilmesi gereken acıları düşünüp her yeni eserden korkarız. Hayatta karşımıza çıkabilecek en iyi şeyin ıstırap olduğunu anladığımız zaman da hiç korkmadan, adeta bir kurtuluşu hayal eder gibi ölümü düşünürüz.” (yakalanan zaman, 216-217)
“Sevgililerin uyuşmazlığında ıstırap hiç de o kadar yüzeysel değildir, tahammül edilmesi çok daha zordur ve merkezi, kalbin daha derin bir katmandır.” (mahpus, syf 84) ][17]
Bazı insanların kafalarının çalışma şeklinin bazen çok esrarengiz olabildiği bir sır değildir. Hayal güçleri onlara çoğu zaman o uykuyla uykusuzluk arasındaki anda hayatları boyunca yaşayabilecekleri bütün acıları yaşatabilir. En çok eğlendikleri anlar hayallerindekilerdir. Elbette ki bunun bir bedeli olduğu unutulmamalıdır. Gerçeklik çoğu zaman, bu insanlarda hayal gücünün gölgesinde kalır. Gerçek, hayallerin yanında siliktir, tatsızdır. Kayıp Zamanın İzinde de Marcel bu bedeli öder hemen her sahnede: Opera’da, Albertine’e olan aşkında, Guermantes’lerde, Balbec’te, Venedik’te. Dolayısıyla anlatıcı ki bu kitapta Marceldir, zihninin kurbanıdır aslında. Bireyi algılayışı da bu zihnin çalışma şeklinden kaynaklanmaktadır. Zihnin böyle çalışması zamanla bir içe dönüş sürecine neden olmuş - burada hiç dışa açılmamış olma ihtimali göz ardı edilmemelidir - ve Marcel’in bütün hayatına damgasını vurmuştur. Marcel’in gerçek anlamda sahip olduğu tek şeyi, hastalıklı bir bedeni olduğu da hatırlanırsa, sadece zihnidir. Yine kitapta “Eserleri beyninden sanki ameliyatla çıkarılıp alınmış” yazar Bergotte’un Marcel’e “Hastasınız diye size acımak yanlış olur. Çünkü zihinsel mutluluğa sahipsiniz” (yakalanan zaman) demesi bu bağlamda ele alınmalıdır.
Ancak Proust’un bireye, kişiliğe ve zihne verdiği önem ve bunları kavrayışı bireyci liberal ideolojilerin kavrayışsından çok daha farklıdır. Onun bu kavrayışı sadece kendinden ya da bahsettiğimiz zihinsel yapı türevlerinden kaynaklanmaktadır. Ki bunun çoğu zaman sanatçılara atfedildiği görülmektedir. Aslında alttan alta hastalıklı bir ideal tip çizimi yapılmaktadır.
Proust’tan kendine verdiği önem, kulağa garip de gelse de sosyalizmin çoğu zaman ütopik olarak değerlendirilen, bireyin daha az çalışma ve daha çok boş vakitle özgürleşebileceği ideallerine daha yakın durmaktadır. Sınıflar açısından bakıldığında paradoksal bir şekilde karşımıza çıkan “emek en yüce değerdir” söyleminin karşısına, boş zamanın ortaya neler çıkarabildiğinin bir kanıtıdır.
Hayal ve hayal gücüyle ilgili Proust’un kitabında yazdığı düşünceleri;
[ “Bir zihin hayale eğilimliyse onu hayalden uzak tutmak, hayal dozunu sınırlamak doğru değildir. Zihninizi bu hayallerden uzaklaştırdığınız sürece zihniniz onları tanıyamaz; yapısını anlayamadığınız için yüzlerce görüntünün oyuncağı olursunuz. Biraz hayal zararlıysa eğer, bunu tedavi edecek olan daha az hayal değil, daha fazla hayaldir, hayalin bütünüdür. Hayallerimiz yüzünden acı çekmemek için, hayallerimizi bütünüyle tanımamız önemlidir; hayalle hayat arasında o kadar sık yapılması gereken bir ayrım vardır ki acaba her durumda, bir önlem olarak uygulansa daha mı iyi olur diye düşünürüm; biliyorsunuz bazı cerrahlar da ileride bir apandisit ihtimalini önlemek amacıyla bütün çocukların apandisitinin alınması gerektiğini ileri sürüyorlar.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 369)
“Hayal kurma ihtiyacı, hayal edilen kişi tarafından mutlu edilme arzusu, pek fazla zamana gerek kalmadan, bütün mutluluk ihtimallerimizi daha birkaç gün önce sahnede beklenmedik, yalancı ve ilgisiz bir görüntüden ibaret olan birine bağlayıvermemize sebep olur.” (guermantes tarafı, syf 154)
“Hayal gücü, bilinmedik bir durumu canlandırmak için, bilindik unsurlardan yararlanır ve bu yüzden de bilinmedik durumu canlandıramaz.” (albertine kayıp, syf 12)
“… hayal gücümüzün yarattığı ve keşfetmek için nafile çabaladığımız beklentilere karşılık hayat, ne kadar uğraşsak tahayyül edemeyeceğimiz bir şey verir bize.” (albertine kayıp, syf 86) ][18]
Kayıp Zamanın İzinde yapıtının içinde beş yüzü aşkın kişi ve aile vardır. Bu kitabın arka bölümü yüksek sosyetedir. Yeni zengin burjuvazi ve onun kadar zengin olmayan bir aristokrasi. Kayıp Zamanın İzinde’de ince bir aristokrasi eleştirisi gözlenebilir. Proust’un da ifade ettiği gibi “bu kitapta aristokrasi diğer toplumsal sınıflara oranla daha yok olmakla suçlanırmış gibi görünüyor.” Aristokrasini yok olmaya yüz tutmuş bir sınıf olarak yozlaşmış niteliğinin ortaya serilmesi, bu sınıfa olan hayranlığın yerini alıyor. Aslında Proust’un bu eseri burjuvazinin aristokrasiye karşı yüzyıllardır verdiği mücadelenin bir nevi zafer nişanıdır. Aristokrasinin çöküşü gözler önüne serilirken, ironik bir şekilde burjuvazi de bütün zaafları ve çirkinleriyle ele alınır. Ancak bu ele alma tamamen ahlaki ve kültürel boyuttadır. Ahlaki yozlaşmışlığın yanında kültürel yetersizlik Marcel tarafında üzülerek gözlenir.
Sanatçı, çağın gidişatını gözlemekle, olayların içindeymiş gibi yaşamakla, yaşadığı döneme kayıtsız kalmamakla olunur. Proust’ta eserleriyle hem çağa tanıklık etmiştir hem de zaman diliminde çağlar arası gidip gelmiştir. Kayıp Zamanın İzinde de en büyük teknik - uyku ve uyanıklık arasındaki o zaman sürecinde - “Zaman”ın kronolojisini sarsmaktır ve Proust bunu en iyi şekilde yapmıştır. Günümüzde çoğu eleştirmen, yazar, entelektüel çevre, Proust’un eserlerini kimi zaman çok başarılı kimi zaman da anlaşılmaz ve karmaşık bulmuştur.
Sanat, sanatçı ve yazarlıkla ilgili Proust’un kitaplarından seçmeler;
[ “… eserin büyüsünü kısmen konuya atfederiz, sanki ressamın yaptığı, doğada maddeden gerçekleşmiş olan büyüyü keşfetmekten, gözlemekten ve kopya etmekten ibaretmiş gibi. Bu tür konuların, ressamın yorumunun haricinde bile güzel olan konuların var olabilmesi, bizde akılla savaş halindeki doğuştan gelen bir maddiyatçılığı tatmin eder ve estetiğin soyutlamalarını dengeler.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 373)
“… deha ürünü bir portre, bir kadının, kendi süs merakı ve bencil güzellik anlayışı tarafından tanımlanan tipini dağıttığı gibi, eski bir portreyse, aslını fotoğrafın yaptığı gibi modası geçmiş süsler içinde göstermek suretiyle eskitmekle de kalmaz. Portrede eskiye ait olan, sadece kadının giyim tarzı değil, ressamın da tarzıdır.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 386)
“Büyük bir sanatçının inceliği karşısında, büyük bir soylunun nezaketi, ne kadar sevimli olursa olsun bir rol ve yapmacık havası taşır.” (çiçek açmış genç kızların gölgesinde, syf 356)
“Evrenin görüntüsü değişip arındığında, sanatçının içindeki vatanın hatırasına daha uygun hale geldiğinde, bu durumun, ressamın renklerinde olduğu gibi bestecinin de tınılarında genel bir değişimle ifade edilmesi çok doğaldır.” (mahpus, syf 253)
“… eser, mutluluk işaretidir; çünkü onun sayesinde, özelle genelin yan yana bulunduğunu ve kederin kaynağını göz ardı edip özünü irdeleyerek kedere karşı dayanıklılık kazandıran bir jimnastikle özelden genele geçmeyi öğreniriz.” (yakalanan zaman, syf 212)
“… büyük kitaplarda öyle bölümler vardır ki zamansızlıktan, taslak halinde kalmışlardır ve mimarın planı fazlasıyla kapsamlı olduğundan, muhtemelen hiçbir zaman tamamlanamayacaklardır. Tamamlanmamış nice büyük katedral mevcuttur. Yazar kitabını besler, zayıf bölümlerini güçlendirir, korur; ama sonra kitap kendi büyür, yazarın mezarını belirler ve onu söylentilerden, bir süre unutuluştan korur.” (yakalanan zaman, syf 339-340)
“Bir yazarın eserinin tam olarak anlaşılıp muzaffer olması, hemen her zaman, henüz tanınmamış başka bir yazarın, güç beğenir birkaç zihinde, hakimiyetini tamamlamakta olan akımın yerini yeni bir akım koymaya başlamasından sonra gerçekleşir.” (guermantes tarafı, syf 293) ][19]
Kayıp Zamanın İzinde eserinde, Marcel Proust’un vizyonuyla fotoğrafçının vizyonu eşleşmektedir. Romanda yaptığı tasvirler, izlenimler, geçmiş zamanın kaydı vb. gibi şeyler fotografik anlatımla uyumlu olarak ilerliyor. Proust romanda gezemediği göremediği yerlerin fotoğraflarına bakıyor, bilgiler ediniyor. Fotoğrafçının gözüne öykündüğünü söylüyor. Çünkü bu yabancı bir göz, ilk defa gördüğü içinde fotoğrafçı neyi tanımlıyorsa, kaydediyorsa “objektif” oluyor. Nostalji ve melankoli zamanın geçmesine göre ortaya çıkan psikolojik bir fenomendir. Proust “ bizim oluşumuz zamana karşı mücadeledir” diyor. Var oluşumuz çaresiz bir stratejidir. Bu problematiği edebi bir var oluşa dönüştürebiliyor. Kendi seçtiği model edebiyattır ama mevcut olan bilinç fotoğraftır.
KAYNAKÇA
- BOTTON de Alain. (2010) 4.basım ( Çev, Banu Tellioğlu ) Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?, İstanbul: Sel Yayıncılık, 191 sayfa
- CANDIR Zeynep. (2007) 1.basım Proust’la Kayıp Zamanı Yakalamak, İstanbul: Kelime Yayınları, 317 sayfa
- BECKETT Samuel. (2007) 2.basım ( Çev, Orhan Koçak ) Proust, Metis Yayınları, 82 sayfa
- RİFAT Mehmet. (2009) 1.basım Marcel Proust ya da Bir Roman Yaratmak, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 150 sayfa
- Vikipedi http://tr.wikipedia.org
[1] Botton de Alain, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?; syf. 8-11
[13] Botton de Alain, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?; syf 58
[14] Candır Zeynep, Proust’la Kayıp Zamanı Yakalamak; syf. 26 - 38
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder